T.C. İçişleri Bakanlığı e-icisleri projesi ilemod projesi Bilgi Edinme İnsan Hakları Başvuru Formu e-mevzuat bilgi sistemi TC Kimlik no sorgulama Resmi Gazete


Giriş

 


Bulunduğunuz Yer: Turizm

 
 

 

 Bu içeriği yazdırmak için tıklayın...  Yazı tipini küçültmek için tıklayın.  Yazı tipini büyütmek için tıklayın.

 

TARİHİ VE TURİSTİK YERLER

AĞRI DAĞI (5137m)

    Tarih yeni bir çizik attığında dünya şafağına, gözler yeniden güneşin büyülü pırıltısına bakar… Diller, bir efsaneyi fısıldar…Güneşin doğduğu zirveden, güneşi kaybetmeyen zirveye…
Ve yaşam bir kez daha Ağrı Dağı’nda başlar…


    Ağrı Dağı, Anadolu Yarımadası ve Avrupa’nın en yüksek doruğudur. 4000 metreye kadar bazalt,  daha sonraki yükseklikte Andezit Lavlarından oluşan volkanik bir dağ özelliği gösterir. Dağın doruğunda bir örtü buzulu vardır. Doğu yüzeyinde Serdarbulak Yaylası ve 3896 m. yükseklikteki Küçük Ağrı Dağı yer alır. Ağrı Dağı yüksekliği, buzulları, insanları, değişik yapısal görünümleri, kar sınırına kadar kaplı otlukları, çeşitli ve rengarenk olan çiçekli çayırları ve dağ çayırları ile ilginç ve çekici bir görünüme sahiptir. 

    Ağrı Dağı, bir doğa harikası olarak, jeolojik konumunun yanı sıra, kutsal kitaplarda yer alan Tufan’dan sonra Nuh’un Gemisi’ne ev sahipliği yaptığı inanışı dolayısıyla efsanevi kimliğiyle de ön plana çıkan bir dağdır.

    Kutsal kitaplarda da adı geçen bu dağ, birçok dilde farklı adlarda anılmaktadır. Bunların başlıcaları, Ararat, Kuh-i Nuh, Cebel el Haris’tir.

    Marco Polo’nun yazılarında, "Hiçbir zaman çıkılamayacak dağ" diye söz ettiği bu görkemli dağa ilk tırmanış, kayıtlara göre 9 Ekim 1829 yılında Prof. Frederik Von Parat tarafından gerçekleştirildi. Türk dağcıların dağa ilk kış tırmanışı ise çok daha geç tarihte, 21 Şubat 1970’de Dağcılık Federasyonunun eski başkanlarından Dr. Bozkurt ERGÖR tarafından gerçekleştirildi. Bilindiği kadarıyla kalabalık bir ekip halinde denenen tırmanışta yalnızca Dr. Bozkurt ERGÖR zirveye ulaşmayı başardı. İzleyen yıllarda özellikle de 1980’li yılların ikinci yarısında başarılı kış tırmanışları gerçekleştirildi. Kış koşulları çok fazla dağcının zirveye ulaşmasına izin vermese de 1980’li yılların yaz aylarında binlerle ifade edilebilecek sayıda yabancı dağcı bu dağı ziyaret etti.


    Gerek yerli gerekse yabancı tüm dağcılar arasında Ağrı Dağı’na solo çıkışı, dağcılar için büyük adrenalin kaynağı ve başarı sebebi olarak kabul görmektedir. Dağın coğrafi yapısı nedeniyle çok sert fırtınalara hedef olması ve hızla değişebilen hava koşulları nedeniyle, kış aylarında yapılacak bir solo tırmanış halen dağcıların önünde bir hedef olarak durmaktadır. Günümüzde Ağrı Dağı’na tırmanışlara Mount Ararat ve Doğubayazıt Arama Kurtarma Teşkilatı (DAKUT) rehberlik hizmeti yapmaktadır. 

    Ağrı’ya tırmanış, 1990 yılında yasaklandı. 1998’de Dağcılık Federasyonu’nun bir grup dağcıya izin vermesiyle bu yasak kaldırıldı. Küçük ve büyük Ağrı Dağları Bakanlar Kurulu kararı ile Nisan 2000 tarihinde 1. Derece Askeri Yasak Bölge kapsamından çıkarılıp, 2. Derece Askeri Bölge kapsamına alındı. 2004 yılında Milli Park ilan edilen Ağrı Dağı’na çıkışlar, izine tabii olan dağlar kapsamına alındı. İzinler, ekip sorumlusu ve profesyonel dağcının adını mutlaka belirtmek şartıyla, Ağrı Valiliği Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’ne yapılacak yazılı başvuru ile birgün içinde alınır.

    Volkanik bir dağ olan Ağrı Dağı, bilindiği üzere ülkemizin en yüksek dağıdır. Ancak sanılanın aksine tek bir kütleden oluşmaş. Çevresi yaklaşık 130 km.yi bulan bu dağ, 3000 metreden sonra Büyük Ağrı ve Küçük Ağrı olarak ikiye ayrılır. Büyük Ağrı’nın zirvesi ve krater kalıntısı geniş buzulların altındadır. Küçük Ağrı’nın ise buzul hareketleri ve erozyonlar sonucu krater çanağı yok olmuştur. Bu nedenle 3896 m yüksekliğinde olan dağ oldukça sivri bir yapıdadır.


    Büyük Ağrı zirvesi ise birbirine yakın iki ana zirve bloğundan oluşur. Güney ve batı yüzlerinde 4800 metreden itibaren daimi buzullar dağı kaplar. Dağın diğer yüzeylerinde ise, buzullar daha da aşağılara kadar ilerlemektedir.

    Dağın güneyinde ve kuzeyinde zirveden başlayarak yaklaşık 2000 metreye kadar aşağıya uzanan iki derin vadi bulunmaktadır. Tırmanışta izlenecek nokta, güneydeki vadinin batı kenarında yapılacaktır. Bu rotada yaz aylarında 3200 metrede ve 4200 metrede iki ara kamp yapılarak dağa çıkılmaktadır. Kışın ise buna kar koşullarına 2000 metre civarında bir kamp daha ilave etmek gerekmektedir. 

AĞRI DAĞI’NIN TIRMANIŞ ROTASI VE ÇIKIŞLAR

    Tırmanış güzergâhı için mutlaka Doğubayazıt klasik güney rotasıdır. (-50, -100C’ye) dayanıklı uyku tulumu, anorak, rüzgârlık, diğer kamp malzemeleri ile gerekli ihtiyaçlar, dağcıların çıkışları izine tabii olan Ağrı ve Küçük Ağrı Dağ’larına tırmanışlarda şu noktalardan hareket etmeleri zorunludur.


    Ağrı Dağı’na çıkışlar, Doğubayazıt – Topçatan Köyü – Eli Çiftliği güzergâhından olmak şartıyla yalnızca dağın Doğubayazıt sınırları içinde kalan cephesinden yapılmaktadır.

    Küçük Ağrı Dağı’na ise, yalnızca kuzeybatı güzergâhından çıkış yapılmaktadır. Ağrı Dağı doruğuna tırmanmak için haberleşme, taşıma, güvenlik ve tırmanma açısından en rahat ve sık kullanılan rota klasik güney rotasıdır.

     Doğubayazıt’ ta konaklayan dağcılar tırmanış için gerekli hazırlıkları burada tamamlayarak otomobil ile Eli Çiftliği’ne ulaşırlar. Burada su ikmali yapıldıktan sonra 7 – 8 saatlik bir yürüyüşle 3200 m. yükseklikteki ilk kamp yerine varılır ve burada geceleme yapılır. 2. gün 4 – 6 saatlik bir tırmanışla 4200 m. dolaylarında ikinci kamp yerine ulaşılır. Zirve tırmanışı için krampon, buz kaması ve ip alınması zorunludur. 8 – 10 saatlik bir tırmanıştan sonra zirveye ulaşılır ve ikinci kamp yeri olan 4200 m ye dönüş yapılır. 

İSHAKPAŞA SARAYI

    İshak Paşa Sarayı, saraydan öte bir külliyedir. İstanbul Topkapı Sarayı’ndan sonra son devirde yapılmış sarayların en ünlüsüdür. Doğubayazıt’ ın 7 km güneydoğusunda, Eski Doğubayazıt’ ın kayalıkları üzerindedir.

    Yapılan araştırmalarda sarayın banisi olan paşanın yada paşaların kimliği konusunda tek kaynağa bağlı kalınmıştır. Bu kaynak, bugün yapı üzerinde bulunan bir kitabedir. Gerçekte bugün ikinci avluya bakan Harem girişi üzerinde bulunan sekiz satırlık bu uzun kitabenin orta kısmında yer alan bir mısrada, Osmanlı Türkçesi ile;

“Bin yüz ile doksan dokuz oldu buna tarih,

İshâka merâm  üzere kerem kıl dü  cihânü”

    İfadesinden sarayın Hicri 1199 tarihinde yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Bu tarih Miladi 1784 yılının karşılığıdır. Burada adı geçen İshak Paşa’nın söz konusu tarihte, bölgenin sorumlusu II. İshak Paşa olduğu konusunda tereddüt yoktur. Özellikle Sicill-i  Osmanî’de de yer alan ve soy kütüğü de verilen II. İshak Paşa ve külliyenin yapım tarihi konusunda ki bu bilgiler, yapı üzerinde araştırma yapanların hareket noktası olmuştur. Ancak yapının tamamlanış tarihi olduğu anlaşılan Miladi 1784 yılı ve II. İshak Paşa’nın bu yapı ile ilgili iki önemli ip ucu olmalarından başka, inşaatın uzun sürdüğü ve yaklaşık 100 yıllık (1680 – 1784) bir süre içerisinde tamamlanarak, II. İshak Paşa’nın kendi adını taşıyan kitabeyi Harem girişi üzerine koydurduğu kanaatini taşımaktayız.

    Aşağıda da izah edileceği gibi; tarihi olaylar, sarayın genel durumunu, aynı eksen üzerinde yer alan avlular ve bunların içinde yer alan bölümleriyle farklı üsluptaki taç kapıları, gerek taş, gerekse kalem işi süslemelerini özellikleri, sarayın yapımının uzun sürdüğünü veya yakın akrabalar arasında devam eden yönetiminden sorumlu kişilerinde bu sarayın inşasına katkıda bulunduklarını göstermektedir.

    Bugün, sarayın ikinci avlusunda ve caminin güneyinde kendi adını taşıyan türbede yatan ve belki de Bayazıt’ın Sancak Bey’lerinden olan Çolak Abdi Paşa ile, sarayın yapımının başladığını kabul etmekteyiz.

    Bilindiği üzere Miladi 1578 yılında Erivan ve Tiflis’e kadar Osmanlı egemenliğinin sınırları genişlemiş bulunuyordu. III. Murat (1574 – 1594), III. Mehmet (1594 – 1603) devirlerinde de Kırım ve Bakü’ye kadar Kafkasya ve Azerbaycan’ın büyük bir bölümü Osmanlı egemenliği altına alınmıştı.

    Merkezi hükümetten oldukça uzakta bulunan bu bölgeler XVI. Yüzyılından itibaren merkezden atanan yada çevre dikkati çeken nüfuslu kimselere devlet adına güvenliğin sağlanması amacıyla “Ocaklık” olarak verilmişti. Ancak bu bölgelerde Osmanlı idaresi altında bulunan Gürcü, Ermeni, Çerkez, Abaza, Tatar, Rus ve İran’lılar olmak üzere homojen olmayan bir toplum yapısı vardı. Bunlar fırsat buldukça merkezi hükümete karşı tavır alabilecek etnik ve siyasi istismara müsait bir yapıya da sahiptiler.

    Bu siyasi ve etnik yapıdan faydalanmak isteyen İran’lılar, XVII. Yüzyılın başlarından itibaren Osmanlıların batıdaki savaşlarda zayıf düşerek yıpranmalarını fırsat bilerek, zaman zaman söz konusu bölgelere hücum ediyor ve Doğudaki bazı şehirler Osmanlılarla Safaviler arasında sıkça el değiştiriyordu. Bunlara bir son vermek ve İran’ın da içinde bulunduğu bir karışıklıktan faydalanmak amacıyla IV. Murat (1623 – 1640) zamanında Revan (Erivan) seferine (1634) çıkılmıştır. Bu sefere katılan, gözü pek bir yiğit olarak kendini kanıtlayan ve sağ kolunu kaybettiği içinde “Çolak” lakabıyla anılan Abdi Paşa’ya savaş sonrası Bayazıt Sancak Beyliği verilmiştir. Tahminen Revan (Erivan) seferini takiben 1680’li yıllara kadar, bu görevi yürütmüş olan Abdi Paşa’nın ömrünün sonlarına doğru sarayın inşasını başlattığı ve ölümü üzerine de buraya gömüldüğünü düşünmekteyiz.

    Bölgenin idaresine Abdi Paşa’dan sonra aralarında kan bağı bulunan Abdülfettah efendinin getirildiği ve Abdülfettah Efendi’nin de ölümüne kadar (1711) bu görevi aralıksız sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Zira bugün Erzurum Aşağı Habip Efendi Mahallesi’ndeki Mahmut Paşa türbesinde bulunan iki mezardan birisi Mahmut Paşa’ya diğeri babası Abdülfettah Efendi’ye aittir. Mezar taşlarında her iki şahsında Bayazıt Sancak Beyi oldukları belirtildikten sonra Abdülfettah Efendi’nin Miladi 1711 yılında, Mahmut Paşa’nın ise 1764 yılında öldükleri yazılıdır. Buradan aralarında akrabalık bulunan Abdi Paşa ile Abdülfettah Efendi’nin Bayazıt Sancak Beyliği’ni halef – selef olarak sürdürdükleri sonucu çıkarılabilir.

    XVIII. yüzyılın başından itibaren bölgenin gösterdiği hassasiyet yüzünden Osmanlı – Safabi ilişkileri giderek bozulmuştu. III. Ahmet (1703 – 1730) zamanında İran’da çıkan karışıklıklar yüzünden Osmanlılar, Revan (Erivan)’ı geri almak ve bu yörede bozulan ilişkileri oturtmak amacıyla bu ülkeye karşı savaş açmışlardır. Ancak, sonucu bakımından pek başarılı olmayan ve üç cephede cereyan eden bu savaşlarda Osmanlı ordusunun başında Arif-i Ahmet Paşa bulunuyordu. Arif-i Paşa’nın idaresindeki Bayazıt Sancak Beyi Mahmut Paşa ile Eleşkirt (Toprakkale) Sancakbeyi Halil Paşa’nın bu savaşlarda büyük yararları dokunmuştur. Savaştan sonra her iki paşa da  sancakbeyliği görevini sürdürdükleri gibi ayrıca Samur Kürk  Hilatler ile de ödüllendirilmişlerdir. 1722 yılında sancak beyliği görevini devam ettiren Mahmut Paşa’nın 1711’de ölen babasının yerine Sancak Beyliğine getirildiği ve ölümüne (1767) kadar da bu görevini sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Bu hususta İstanbul’dan Bayazıt Sancak Beyliği’nin bağlı olduğu Erzurum Beylerbeyi İbrahim Paşa’ya gönderilen bir ferman, 1763 yılında sancakbeyi olarak Mahmut Paşa’nın halen görevini sürdürdüğünü ortaya koymaktadır. Bayazıt halkının isteklerini içeren bir dilekçeye cevap olarak Erzurum Beylerbeyliği’ne saraydan gönderilen bu fermanda Bayazıt Kalesi’nin burçlarının duvarlarını yakılmış olduğundan bahisle, onarımını gerekecek yerlerinin tahmini keşif bedellerinin çıkarılacak deftere kaydedilmesi ve onarım en kısa zamanda gerçekleştirilmesi sonuçtan sarayın haberdar edilmesi buyurulmaktadır. Fermanın muhatabı İbrahim Paşa, bu emrin gelişinden kısa bir süre sonra Kars Valiliği’ne atandığından sarayın isteklerinin yerine getirilmesi ve sonucun arzı görevi, sancakbeyi Mahmut Paşa’ya düşmüştür.
 

    İşte sarayın inşası, bu Abdi Paşa ile başlatılmış, önce onun halefi ve aynı zamanda akrabası olan Abdülfettah Efendi sonrada Abdülfettah Efendinin oğlu Mahmut Paşa tarafından ölümü (1767 )’ne kadar devam ettirilmiş en son olarak da II. İshak Paşa’nın sancak beyliği yıllarında (1784) tamamlatılmıştır.

    Abdülfettah Efendi’nin Bayazıt Sancak Beyi bulunduğu yıllarda Kars ve Çıldır yörelerinin Çıldır Beyleri tarafından yönetildiği bilinmektedir. Çıldır Beylerinin atası olan I. İshak Paşa’nın (1702) yılında Çıldır livası Mutasarrıflığı görevini yürütürken, Safavilere karşı yapılan savaşlara katıldığı bunda gösterdiği yararlılıklar sonucu 1723 yılında, Osmanlı Sarayına vezirlikle ödüllendirildiği, 1742 yılında da Tiflis Valisi olarak görevlendirilmesiyle çevresinde hayli nüfusu artmış bir kişi imajı edindiği kabul edilen bir görüştür. Sicil-i Osman-i de I.İshak Paşa’nın XVI. Yüzyılda İslamiyet’i kabul etmiş Ocaklı Beylerinin soyundan geldiği belirtilmiştir. Vezirlikten sonra Tiflis Valiliğine kadar yükselen İshak Paşa’nın oğlu Hacı Ahmet Paşa’da babasının yerine Çıldır Valiliğine atanmış (1758), daha sonra da Vezir rütbesiyle Gürcistan seraskerliğine tayin olmuştur. Bu görevde iken isyan edince yakalanarak idam edilmiştir (1761).

    Hacı Ahmet Paşa’nın idamı üzerine aynı yıl, yerine oğlu Hasan Paşa Çıldır Valiliğine getirilmiş, on yıl sonra oda vezir olmuş ve Gürcistan seraskeri iken azlolunmuştur. Daha sonraları Köstendil ve Selanik Valiliklerinde bulunan Hasan Paşa, 1769 yılında Hotin muhafızı iken orada ölmüştür. Sarayı tamamlatan II. İshak Paşa, bu Hasan Paşa’nın oğludur. Daha önce çeşitli görevlerde bulunduğu bilinen II. İshak Paşa da 1789 tarihinde Vezir rütbesiyle Çıldır ve Ahiskaya’da Vali olarak görevlendirilmiştir. Valiliğinin 2.yılında Şerif Paşa’nın azline sebep olmasıyla bu görevinden alınmış, Hasankale (Pasinler)’ye menkup olarak gönderilmiş ve orada ölmüştür.
 

    Sarayın yapımı ile ilgili olarak; yukarıda belirttiğimiz beyitte yer alan Hicri 1199 (1784) tarihi ve İshak Paşa’nın adından başka bir kayda rastlanmamıştır. Gerçi sarayın güneydoğusunda ki mezarlıkta bulunan mezar taşları üzerinde, çeşitli isimler bulunuyorsa da bu şahısların sarayın yapımında fazla rollerinin bulunduğunu sanmıyoruz. Ancak, Rus işgalleri sırasında saray kütüphanesinden götürüldüğü belirtilen kitaplar arasında, sarayla ilgili pek çok kaydın bulunabileceğini tahmin etmekteyiz.

    Sarayın yapımında kullanılan taşların Ağrı merkez ilçesine bağlı Ağadeve Köyü’nde ki ocaklardan çıkarıldıkları ve yaklaşık 110 km. uzaklıktaki Bayazıt’a görülünceye kadar kaybolmaları ve uygun yerlere yerleştirilmeleri için numaralandıkları da kaynaklarda yer almaktadır. Yine bazı kaynaklarda sarayın mimarlıklarının “Ahıskalı” oldukları belirtiliyorsa da bunların kimlikleri ve sarayları konusunda fazla bilgiye sahip değiliz. Ancak, sarayın çeşitli bölümlerindeki taşlar üzerinde, burada çalışan ustaların çok sayıda sembol ve işaretlerine rastlanmaktadır.

İSHAK PAŞA SARAYININ TOPOĞRAFİK DURUMU

    İshak Paşa Sarayı, arazinin doğal yapısına uygun olarak doğudan batıya doğru oluşturulan bir set üzerinde, üç ana bölüm halinde konumlandırılmıştır. Bu ana bölümlerden doğudaki avlu ana girişinin önünde, doğal kalkerden bir kayalık bulunmaktadır. Bu tepeciğin savunmaya yardımcı olacağı düşünülmüş olmalı ki, sarayın kurulduğu tüm alan tavsiye edildiği halde, pek çok kişinin girip çıktığı ana kapının önünde yer alan bu kayalık kaldırılmamıştır.

    Saray; kuzeyden, batıdan ve güneyden uçurum şeklindeki kayalığın tavsiye edilmesiyle oluşturulan 7600 m2’lik bir düzleme oturtulmuştur. Doğu – Batı doğrultusunda 115 m., kuzey – güney doğrultusunda da 50 m. boyutlarında bir alan üzerine yerleştirilen sarayın Harem bölümünü, kuzey, batı ve güneyden U şeklinde çevreleyen bir de Harem avlusu bulunmaktadır.

    Bu üç ana bölüm içerisinde birbirine yakın amaçlı yapıların bir araya getirilmesine dikkat edildiği anlaşılan komplekste, aslında Osmanlı başkentlerindeki saray planlarının daha küçültülerek ve sıkıştırılarak verilmeye çalışılmış bir plan düzeninin hâkim kılınmaya çalışıldığı sezilmektedir.

    Bu çeşitli amaçtaki yapılar topluluğunun oluşturduğu komplekste bazılarına göre koridor ve salonlarla birlikte 360 birimin bulunduğu iddia edilmektedir. Yapının bazı kısımlarının bodrumlarla birlikte üç katlı olduğu göz önünde tutulduğunda bu sayının hiç de abartma olmadığı anlaşılacaktır.

    Eskiden kalan bazı izlerin tamamlanmasıyla ortaya çıkarılan bugünkü durumda, giriş avlusunun sağındaki bodrumda yer alan ve ince uzun beşik tonozlarla  örtülü zindanın karşısına rastlayan kısımla, soldaki iki ve üçer katlı bölümlerin, gerçekte kaç birimden oluştuğu pek  anlaşılamamaktadır. İkinci avlunun güney bölümünü, bodrumla birlikte üç katlı tamamen yıkılmış bulunan Harem bölümünü de iki ve üç katlı olarak kabul edersek, sarayın 360 ayrı birimden meydana gelmiş olabileceği tahmin edilir.

    Giriş avlusunun kuzey ve güney kanatları, ikinci avlunun bodrumu ve sarayın doğuya açılan taç kapısının bulunduğu zemin seviyesi ile, Haremin zemin seviyesi arasında fazla bir fark olmamakla birlikte, Haremden dış avlu girişine doğru hafif  bir kademeleşme vardır.

    Sarayın inşasında savunma amacının da göz önünde bulundurulduğu dikkati çekiyor. Duvarların özellikle kuzey, güney ve batıda vadiye açılan uçurum devamı biçiminde inşa edilmesi, bu amaca uyulmaya çalışıldığını gösterir. Doğudaki ana girişin önünde, meydan olması gereken yerde, kalker kayalığın kaldırılmamış olması da burada toplanacak kalabalığı bölmeyi esas alan bir düşünceden kaynaklanmış gibi görünmektedir. Giriş avlusunun iki yanında ve cami son cemaat yerinin terasında gözetleme kulelerine yer verilmesi, yine saray duvarlarının hayli yüksek, tırmanılması güç, kapı, pencere vb. gibi açıklara fazla yer verilmeden duvarların yerden itibaren sağır şekilde inşa edilmesi de savunma amacına yöneliktir. Zayıf noktalarda bodrumların siyah taşlardan daha sağlam bir örgü sistemine sahip oluşu bazı kısımlarda bodrumları doldurabilmek amacıyla 12 – 15 m’yi bulan yüksek ve kalın duvarların kullanılması ise, yapının sağlamlığına verilen önemi vurgulamaktadır.

    Buna rağmen feodalitenin ortadan kalktığı, ateşli silahların çeşitli türlerinin denendiği bir dönemde inşa edilen sarayın savunması, özellikle doğu yönden oldukça zayıftır. Burada daha çok çevre ile birlikte sarayın kurduğu ahenk ve uzaktan görünüşündeki sadelik ve dinginlik önem taşımaktadır.

İshak Paşa Sarayı’nın özet olarak mimarı özellikleri:

A-      BİRİNCİ AVLU                                                                

1-
Taç Kapı, Nöbetçi Odası, Çeşme                                                                 
2-Muhafız Koğuşları ve Zindan                                                                     
3-At, Koşum ve Araba yerleri                                                                                        

B-
      İKİNCİ AVLU                                                                                   

1-
Taç Kapı                                                                                                         
2-Hizmetli Odaları                                                                                             
3-Selamlık, Mahkeme Salonu, Merasim Salonu
4-Koridor
5-Camii ve Son Cemaat Yeri
6-Çolak Abdi Paşa Türbesi

C-      HAREM

1-Taç Kapı
2-Salon
3-Diğer Harem Odaları
4-Batı Avlu Kapısı
5-Hamam
6-Mutfak
7-Tuvalet

NUH’UN GEMİSİ

    Nuh’un Gemisi, Ağrı Dağı’nın güney karşısındaki Telçeker ile Üzengili köyleri arasında doğal bir anıttır. Aslında bu anıt, gemi biçiminde bir şekil, iz (siluet) dir. Kalıntı, Türkiye – İran Transit Yoluna 3,5 km. mesafededir.

    Nuh Tufanı sonucunda karaya oturan geminin burada kaldığı öne sürülmektedir. Buranın halk arasındaki adı, Cudi Dağı’dır. 1983 yılından itibaren kutsal geminin kalıntılarını burada arama çalışmaları hızlanmıştır. Başta James İrwin olmak üzere Amerikalı araştırmacılar burayı çok yönlü incelemişlerdir. Türk bilim adamları (Atatürk Üniversitesi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, MTA Enstitüsü elemanları) da bu oluşumu bilimsel yönden incelemişlerdir. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Yüksek Kurulu 17 Eylül 1987 tarih ve 3657 sayılı kararı ile gemi kütlesinin “Korunması gerekli Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlığı” özelliği gösterdiğini belirttiğinden, burası doğal sit alanı ve açık hava müzesi olarak koruma altına alınmıştır. Geminin kalıntısı kuş bakışı görülecek bir yere Turistlik nitelikli bir kafeterya yapılmıştır.


    Nuh’un Gemisinin izi, 11 Eylül 1959 günü Harita Yüzbaşısı İhsan DURUPINAR, doğu bölgesinin havadan çekilmiş fotometrik haritalarını tetkik ederken ilginç bir resmi buldu. Resim bütün dünyayı ilgilendiriyordu. Bunun Nuh’un Gemisi olma ihtimali vardı. Bu tarihten sonra Ağrı Dağı ve Telçeker Köyü üstündeki heyelan bölgesinde gemi aramaları hızlandı.

    Heyelan bölgesi, Ağrı Dağı’nın tam güney karşısında, Doğubayazıt – Gürbulak yolunun güneyinde, Telçeker ve Üzengili köylerinin yamaçlarındadır. Burada gemi biçimli bir şekil vardır ki, Harita Yüzbaşısının üzerinde durduğu toprak şekil budur. İlk bakışta gerçekten gemiye benzeyen bu yapının heyelanın etkisiyle mi, yoksa Nuh’un Gemisinin karaya oturduğu yer mi olduğu henüz tartışma konusudur. Şekil Nuh’un Gemisi olması kadar ilginç olmakla beraber, doğal anıt niteliğindedir. Yerkabuğunun bir oyunu sonucunda oluşsa dahi şekil yer bilimleri açısından da ilginçtir.

NUH’UN GEMİSİNİN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ

    Gemi kütlesi, sürekli heyelan olan ve akıntının bütün şiddetiyle devam ettiği yamaçta olduğu halde yerinde sabit kalmış, şekil bozulmamıştır. Kütlenin biçimi, insanoğlunun yaptığı ilk gemilere benzerlik göstermektedir. Baş tarafı çok dar, arka kısmı ortaya doğru daralmış haldedir.


    Boyut olarak 165 m. x 50 m. x 13 m. ölçüsündedir. (Bu rakamlar, kutsal kitaplarda belirtilen ölçülere uymaktadır.) Çevresini oluşturan toprak, kıyasla; gemi kütlesinin malzemesi kuvvetli bir fiziksel bir mukavemete sahiptir.

    Gemi içinde ve yüzeyinde üç ayrı seviyede dizilmiş, eşit aralıklarla dağılmış ve fiziksel farklılıklar gösteren bölümler mevcuttur. Geminin muhtelif yerlerinde gemi direklerini andıran boşluk ve tümsekler vardır.

ESKİ BAYAZIT CAMİİ (SELİM CAMİİ)

    Doğubayazıt, 1514 Çaldıran Savaşı’ndan sonra I. Selim zamanında Osmanlı topraklarına katılmış, Doğubayazıt Kalesinin hemen yanında, merkezi kubbeli ve tek minareli Selim Camii de o dönemde yapılmıştır. Caminin yer aldığı yamaç düzeltildikten sonra, duvar örülmek suretiyle düz bir teras oluşturulmuş ve üzerinde bu camii inşa edilmiştir. Kesme taştan yapılan bu camii, 15 – 20 m.x 15 -20 m. boyutlarında, kara planlı ve tek kubbelidir. Sonradan yıkılan beş gözlü son cemaat yeri ile bir minaresi vardı. Yapıda kahverengi tuğla kırmızısı, sarı ve beyaz renkte taşlar karışık bir biçimde kullanılmıştır.


    Tarihi caminin giriş kapısı, beden duvarları, mihrabı, son cemaat yeri, mihrabiyeleri, duvar payeleri, kubbeye geçiş sistemleri, duvarlardaki kemerler, pencereler ve minarenin yapımında bir sadelik göze çarpar. Bayazıt Camii kubbesinin çökme tehlikesi ile karşı karşıya olmasından dolayı, camii şuanda ziyaret ve ibadete kapalıdır.

    Ayrıca Eski Bayazıt’ta bulunan Ahmed-i Hani Türbesi ve Kerem ile Aslı hikâyelerine konu olan Keşiş Bahçesi’ de önemli turistik çekim merkezlerindendir.

BAYAZIT KALESİ (DOĞUBAYAZIT KALESİ)

    Doğubayazıt şehrinin 7 km. güneydoğusunda Belleburç denilen bir konumda, sarp bir kayalık üzerinde kurulmuş olan ve günümüzde harabe bir durumda bulunan kalenin ilk olarak ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmemektedir. Ancak kaledeki Urartu Kaya Mezarları ve antik çağlara ait kalıntılar, buranın antik bir yerleşme olduğu izlenimini vermektedir. Bayazıt şehrinin coğrafi konumu nedeniyle, kale tarih boyunca önemli görevler üstlenmiştir.

    Kalenin güneydoğusunda da Urartu Dönemi’nden kaldığı sanılan bir yerleşim alanının izleri vardır. D Huff tarafından kapsamlı bir şekilde araştırılan buradaki kaya mezarı M.Ö 13 ile 9.yy arası olarak tarihlendirilmiş ve Urartu döneminde kalenin adının Daryunk olduğunu belirtmiştir. Doğubayazıt’ tan geçen İpek Yolu’nun çok eski çağlara uzandığı düşünülürse, ilk yerleşim Urartular’ dan önce kurulduğu düşünülebilir. Doğal bir kale konumunda olan Karaburun tepelerinin sarp kayaları, düzgün taş duvarlarla örülerek muhkem bir kale inşa edilmiştir. Kalenin temelinde bulunan taşların cins ve kesme tekniğinden de, ilk kalenin Urartular tarafından yapıldığı, daha sonraki yıllarda kalenin Selçuklular ve Osmanlılar tarafından onarıldığı anlaşılıyor. Doğubayazıt ve çevresi, 1064 yılında Büyük Selçukluların hakimiyetine geçmişti. Büyük Selçukluların da Urartu yerleşim alanını kullandıkları, hatta güneybatıya doğru genişledikleri, mevcut Selçuklu mezar kalıntılarından anlaşılmaktadır. Bölge halkı arasında Doğubayazıt Kalesine, Ceneviz Kalesi diyenlerde bulunmaktadır. Ortaçağın başında Karadeniz kıyısında bulunan limanlardan Asya’ya ticaret yapan Cenevizli tüccarlar, Doğubayazıt’ tan geçen transit yolu kullanmışlardır. “Bugün Bayburt, Erzurum, Diyadin, Doğubayazıt üzerinden geçen transit yolu, eskiden kervanlarında kullandığı şüphe götürmez bir gerçektir.” diyen W. Heyd, J.Brant’ın seyahatnamesine dayanarak Bayburt, Erzurum, Hasankale ve Doğubayazıt’ ta kervanların korunması için Cenevizlilerin kaleler yaptıklarını belirtmektedir.

    Daryunk adı Doğubayazıt ve çevresinin Celayirliler (1358 – 1382) tarafından fethine kadar kullanılmıştır. Celayir Devleti’nin iki kardeş arasında bölünmesinden sonra, Doğubayazıt yöresi Sultan Bayezid’e verilmişti. Sultan Bayezid, Bayram Hoca’nın saldırılarına karşı koyabilmek için 1374 yılında Doğubayazıt Kalesini restore ettirmiştir. Halk tarafından çok sevilen Sultan Bayezid’in ölümünden sonra, halk onun anısına şehrin adını değiştirerek Daryunk yerine ilk defa Bayezid adını vermiştir. Eski kalenin adı da Bayazıd Kalesi olarak değişmiştir.

BALIK GÖLÜ

    Ağrı – Kars – Iğdır arasında Aras güneyi sıra dağları (Sinek Yaylası) üzerinde volkanik bir arazide lav setti gölüdür. Taşlıçay’a 28 ve Doğubayazıt’ a  60 km uzaklıkta (Taşlıçay, Doğubayazıt ilçe sınırları arasında) ve yüz ölçümü 34 km2 olan gölün derinliği 100 metreden fazladır. Deniz seviyesinden 2250 metre yüksekliği ile Türkiye’nin en fazla yüksekte oluşmuş tek gölüdür.


    Göl yatağındaki kaynaklar ve çevreden inen çay ve pınarlarla beslenir. Gölün suyu tatlı ve temizdir. Fazla sular güneydoğu ucundan Gürgüre adıyla Doğubayazıt ovasına akar. Doğubayazıt ilçesinin içme suyu da bu gölden sağlanmaktadır.

    Sazan balığı ve ünlü kırmızı pullu (Kızıl Alabalık) Alabalığı vardır. Göldeki kızıl pullu balıklar kırık, çıkık gibi ortopedik tedavilerinde ilaç olarak kullan ılınır. Gölün çevresinde yazın karpuz çatlatan buz gibi pınarlar vardır. Balık Gölü’nün etrafını çevreleyen buz gibi kaynaklar, Anadolu’nun en güzel sularıdır. Göl, doğal bir güzelliğe ve sade bir güzelliğe sahiptir. Doğu Anadolu’nun Abant’ı sayılmaktadır. Gölün kuzey tarafında üzerinde tarihi kalıntılar bulunan 4 dekar genişliğinde küçük bir ada vardır. Adaya motorlu ve kürekli kayıklarla gitmek mümkündür.

    Gölün kuzeydoğusunda 4 dekarlık tarihi yapı kalıntılarının bulunduğu bir adacık vardır. Çevresi ağaçsızdır. Güney kenarındaki küçük şeritler halinde düzlüklerde iyi çayır olur. Çok dik olan batı kıyısı oldukça bitektir. Buralar orman kalıntılarıdır. Balık Gölü ilkbahar ve yaz mevsimlerinde doyumsuz bir güzelliğe kavuşur.

    Kış mevsiminde gölün üzeri tamamen donar. Kalınlığı 20 cm olan buzların üzerinde hayvanlar, arabalar bile geçer, burası buz üzerinde yapılan kış sporları için elverişlidir. Gölün güney kısmında plaj sitesi ve turistik tesisler vardır.

    Balık Gölü’ne Taşlıçay merkezden, Doğubayazıt, Suluçem, Musul ayrımı yolları üzerinden gidilmektedir. Yazları günübirlik geziler için ideal bir mekandır. Tüm gürültülerden uzak bir hafta sonu için; soğuk pınarları ve leziz Alabalığı ile misafirlerini beklemektedir. Doğubayazıt’ ta ki Balık Gölünde araştırma yapan Avusturyalılar göldeki alabalığı ilk kez burada gördüklerinden “Bu endemik bir Alabalık alt türü” sonucuna varıyor. Aslında bu göldeki Alabalık ile Abant Alası aynı türdendir. Diagnostik (pul sayıları, solungaç dikenleri, omur sayıları) ve morfoljik yapıları Abant Alası ile neredeyse aynı ve onun gibi siyah benekli ve aynı desenli. Daha fazla araştırma yapıldığında büyük olasılıkla iki göldeki alabalıkların aynı olduğu, Abant Alasının endemik olmadığı anlaşılacaktır.

METEOR ÇUKURU

    Doğubayazıt’ ın 35 km doğusunda, İran İslam Cumhuriyeti sınırına 2 km uzaklıkta, Gürbulak Sınır Kapısı ile Sarı Çavuş (Gülveren) Köyü arasındadır. Alaska’da ki Meteor Çukuru’ndan sonra dünyanın en geniş gök taşı çukurudur. Meteor Çukuru 1913 yılında düşen bir göktaşı sonucunda oluşmuştur. Genişliği 35m, derinliği 60m’dir. Toprağa gömülü bulunan gök taşının üzeri bir toprak tabakasıyla örtülüdür.

BUZ MAĞARASI

    Küçük Ağrı Dağı’nın güney eteğinde Hallaç Köyünün yaklaşık 3 km kuzeydoğusunda, Meteor Çukuru ile aynı lav tüneli sistemi üzerinde bulunan doğal bir anıt mağarasıdır. Mağara, uzun eksenli, elips biçiminde, yaklaşık 100 m uzunluğunda, 50 m genişliğinde, 8 m derinliğinde elips biçimli bir çukurdur. Mağaranın ağzı esas çukura göre biraz yukarıda kalmaktadır. İçinde bazalt lavlar, kayalar ve bu kayarlın üzerinde saf ve temiz suların donmasıyla oluşmuş buz tabakalarını görmek mümkün. Kayaların üzerinde renk renk görünen temiz buz tabakaları, sarkıt ve dikitleri olan buz mağarası mevsimlere göre değişken bir havaya sahiptir.

  Kışın soğuk olmayan buz mağarası, hava akımının etkisiyle yukarıdan damlayan suları dondurarak buza çevirmektedir. Doğubayazıt ilçesinin en sıcak bölgesinde böylesine geniş bir çukurda dışarıdaki zıtlık gösteren buzdan sarkıt ve dikitler, insanı şaşırtacak şekildedir. Mağaranın ağzından süzülen, güneş ışığı, mağara içindeki buzlar üzerinde ışık oyunları yapmaktadır. Doğubayazıt ovasında çok sayıdaki bataklıktan anlaşılacağı üzere yer alt suyu tabakası çok yüksektir. Bu durumda hava akımının mağaraya yakın yerlerden kaynaklandığı düşünülmektedir.


    
Aşağı sinek köyünden başlayıp mağaraya doğru uzanan lav aracılığıyla mağaranın dip kısmından gelip, mağaranın iç kısmını soğutan ve mağara tavanı üzerindeki kaya kesimlerinden süzülerek damlayan suyun donmasına yol açan bu soğuk havanın özel bir bileşimi olduğu sanılmaktadır. Mağara içinde kuşların yuva yapması, şimdiye kadar mağara içinde kimsenin etkilenmemesi ve devamlı buzlu su alınması, hava bileşiminin zehirsiz olduğunu göstermektedir.
    
Yöre halkının Buzluk olarak adlandırdığı bu mağara, çevresindeki yerleşimlerin su ihtiyacını karşılamaktadır. Işık tutulduğunda kristal gibi parlayan ve renkten renge giren buz parçaları insanları hayretler içinde bırakır. Mağaranın en önemli özelliklerinden biride yazın soğuk, kışın sıcak olmasıdır. Kapısında sürekli sıcak ve soğuk hava akımı bulunur.

KEŞİŞ BAHÇESİ

    Eski Doğubayazıt’ ın hemen altında adeta bir vaha görünümünde, yemyeşil büyük bir bahçedir. 16. Yüzyılda ortaya çıktığı sanılan ve asırlarca Anadolu’da dilden dile anlatılan, “Kerem ile Aslı” hikâyesinin bu bahçede geçtiği söylenir. Kerem, Ağrı Dağı’nı aşarak buraya gelir ve Aslı ile burada buluşur. Hikaye ayrı dinlerden oldukları için evlenemeyen iki gencin acı sonla biten aşklarını anlatır. Günümüzde Keşiş Bahçesi açık hava kafeteryası olarak hizmet vermektedir.

FİLOZOF AHMED-İ HANİ TÜRBESİ

    Ahmed-i Hani, Hicri 1061 (M.S. 1651) tarihinde doğmuştur. Babası İlyas, dedesi Eyaz, büyük dedesi Rüstem’dir. Babası oğluna Ahmed adını verdi. Hani onun soyadı gibidir. Hani, biri yerleşim alanı bağımlılığı, diğeri de mensup olduğu aşirettir. Hani aşiretine mensup olan Ahmed’in şöhreti oluşunca, Hani soyadıyla anıldı. Doğum tarihini ve ömrünce yazıp emek verdiğini bildiren Hani’nin, doğum yerini bilerek belirtmediği düşünülmektedir.

    Kendi kalemiyle doğum tarihi Hicri 1061 (Miladi 1651)’dir. Mem û Zîn’in bitişinin 1695, yaşının 44 olduğunu ve yazı alanına 14 yaşında başlayıp 30 yıl uğraştığını detaylarıyla anlatıyor. Ahmed- Hani, ilk okumaya aile içinde başlamıştır. Daha sonra önce Ahlat ve Bitlis medreselerinde öğrenim gördü, sonra Botan ve Mezopotamya’da devam etti. Bağdat, Şam, Halep ve İran medreselerinde uzunca yıllar öğrencilik hayatı yaşadı. Kabe’yi tavaf ettiği, Mısır’a gittiği yazdığı eserlerin içeriğinin de açıkça görülmektedir. Bilhassa Suriye medreselerinde antik Yunan Felsefesini, Mezopotamya ve İran medreselerinde de tasavvufu (İslam Felsefesi), astronomi, şiir ve sanat tekniğini öğrendiğine karar vermekte zor değildir.


    Emin BOZARSLAN, Mem û Zîn’in Türkçe çevirisinde doğum yeri hakkındaki savları aktarmıştır. Ahmed-i Hani’nin ailesinin 1592’de Beyazıt’a gelip yerleştiğidir. Buna göre Hani, Beyazıt yöresinde doğmuştur. Soyadını da Hakkari yöresine göç eden, Haniyan Aşiretinin adından almıştır. Yazar Dr. İzzettin Mustafa Resul’a göre doğum yeri Hakkari yöresidir. Yazar Sadık Bahattin Amedi’nin ifadesine göre ise Hakkari’nin Hana Sêgundan köyüdür. Bu ana kadar Ahmed-i Hani’nin, beşeri kimliği belirtilirken, ortak nokta babasının İlyas, dedesinin Eyaz olduğu, vefatının Beyazıt’ta gerçekleştiği, aşiretinin Hani veya Haniyan olduğudur. Babasının adı ve aşiretiyle vefat yerinin tespitinde bir kesinlik vardır. Neden doğum yeri belirsizdir? Çünkü Ahmed-i Hani’nin ilmi kişiliği gibi doğuş yeride sabah karanlığındadır.

    Doğubayazıt’ ın o zamanki ismi Diza Spi (Beyaz Kale) idi. O civara İran Dımıli Kürtleri hakimdir. Baş şehirleri önce Sekban, Abat, sonra Hoy kentidir. Bu bilgiler Mehdi ağasinin tarihi Hoy adlı eserinden alınmıştır. Hakkari Miri İzzettin Şer, Çekzerin (Altın Silahlı) önce Van Başkale’yi merkez yapıp Diza spi’yi (Beyazıt’ı) alır. Buraya Hakkari aşiretlerinden Pınyanişileri ve Hani aşiretlerinden halkı getirip yerleştirir. (1460 – 1465) Bugün Doğubayazıt’ ın yerleşik halkının ismi Pınyanişi (Pılanşi)’dir. Hani aşireti daha küçüktür.

    Ahmed-i Hani, Doğubayazıt’ ta doğmuştur. Oralı olduğu içinde “Ben Doğubayazıt’ ta doğdum.” İfadesini kullanmadığını düşünebiliriz. Babası İlyas, Kızıldize (Kırmızı Kale, bugünkü ismi Ortadirek) köyünde Kadılık görevinde bulunmuştur. Kızıldize tarihi kervan yolunun İran’a açılan son kapısıdır. Bu aradan geçen kervanlardan alına bac (Haraç, Gümrük Harcı) ile İshak Paşa Sarayı’nın inşaat finansmanı sağlanmıştır. Bugün Kızıldize’nin temelleri harabe şeklindedir. Köyün eski mezarlığına Hani mezarlığı denmektedir. Civar köylerde Pınıyaşiler mükimdir.

    Ahmed-i Hani’nin babasının ismi İlyas, dedesi Eyaz, büyük dedesi ise Rüstem’dir. Ahmed-i Hani İshak Paşa Sarayı’nın temeli atılırken (1674) dua okumuştur. Beyazıt Beyi Mir Muhammed’dir. Daha sonra Çolak Abdi Paşa soyu hükmetmiştir. Soyca Sılıvi’dirler. Gençlik çağında Botan Beyinin meclislerinde uzun süre bulunduğu, diğer mirliklerin tümüyle de yakın ilişkileri olduğu açıktır. Beyazıt’ta Muradiye Camisinde imamlık yapmış, Beyazıt Miri Mir Muhammed’e divan katipliğinde bulunmuştur. Onunla yakınlığını, ona sevgisini bir şiirde ifade etmiş, ölümüne üzüntüsünü belgelemiştir. Mir adına İran Sınır Serdarı ile alınan karara imza atmıştır. Mirliği temsilen Osmanlı başkenti İstanbul’a gidip geldiği rivayet edilmektedir.

    Önce Nûbara Biçûkan’i (Çocukların Taze Baharı-(1683), gençlik çağında Aqideya İmane’yi (İmamın Akideleri-(1687) ve 1695’te Mem û Zîn’i (Onlar Destanı) bitirmiştir. Bu eserin dışında 74 şiiri tespitlidir. Yazılmamış olan divanı yazılacaktır. Coğrafya ve Astronomi ile ilgili Erde Xweda adlı eserinin var olduğu yaygın kanıdır. Ömrünün son merhalesinde kurduğu Hani Medresesinde dersler vermiş, yöre halkının çocuklarının yetişmesi için uğraşmıştır. Yaşamı boyunca evlenmemiş, çocuk sahibi olmamıştır. Vefatı, Kürt Edebiyat Tarihi eserine göre M.S. 1706 ya da 1707’dir. (Hicri 1118). Kabristanı İshak Paşa Sarayının 500 metre doğusundadır. Doğubayazıt halkı ve Doğubayazıt Belediyesi mezarını kümbetle imar etmiş (1990 – 1991). Daha sonra gelen Zin ve Mem’ler, Zin’in aşkına kümbet mahalini düzenleyerek Zin bahçesine çevirmiştir. Halkın hem mesire, hem ziyaret yeridir. Mekan ibadet, ziyaret, ümit; yani hem terapi hem de kutsal alan olarak telakki edilmektedir. Yaz kış ziyaretçilerle dolup taşmaktadır.

    Yöre halkı kendisini Ahmed-i Hani’nin evladı saymaktadır. Ona “Baba” diye hitap etmektedir. Doğmadan veya doğduktan sonra hemen hemen her çocuk ona adanır. Her anne kendisini Zin olarak algılar, çocuğunu da Mem û Zin aşkına benzer aşkının hasadı sayar. Ahmed-i Hani’nin dini kişiliğine de sonsuz saygılı davranılır. Yeminlerinde mihenk taşıdır. Halkın günlük yaşantısında da yaşamaktadır. Şuan Doğubayazıt şehir merkezinde de çok sayıda iş yeri Ahmed-i Hani adı altında çalışmaktadır. Ayrıca Doğubayazıt Belediyesi tarafından da Ağrı – Iğdır yol kavşağına Ahmed-i Hani’nin bir büstü yapılmıştır.

 


Bu içerik toplam 3859 kez gösterildi, Site toplam 79728 kez gösterildi, sayfalarımızı şu an 106 kişi geziyor.

E-posta: 04dogubayazit@icisleri.gov.tr
Tel: 0472 312 60 03 Faks: 0472 312 60 75